Vehhabiliğin Suudi Arabistan'a maliyeti nedir?

Tarih : 12 Temmuz 2018, Perşembe 22:14 Son Güncelleme : 12 Temmuz 2018, Perşembe 22:14
Vehhabiliğin Suudi Arabistan'a maliyeti nedir?

Suudi rejiminin resmi mezhebi sayılan Vehhabiliğin, Bin Selman’ın yakın gelecekteki muhtemel krallığında nasıl bir akıbetle karşılaşacağı sorusu, gündemin önemli bir mevzusu.

Kaynak : Siyaset Alemi Editör : Siyaset Alemi
İSTANBUL - MEHMET ALİ BÜYÜKKARA

Muhammed Bin Selman’ın Suudi tahtına veliaht atanmasının üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıl uluslararası arenada heyecanla izlendi. Heyecan vericiydi, zira muhtemel siyasi rakiplerini şimdilik alt etmiş görünen prens Bin Selman ülkesinin kültürel tabularına cesaretle dokunmaya başladı. Kadınların araba kullanma ve stadyumlara girme yasağı kalktı. Yine kadınların asker olabilmelerinin önündeki yasal engel kaldırıldı. Çalışma bakanlığına bir kadın atandı. Cidde’de hanımlar Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle düzenlenen halk koşusunda caddeleri doldurdu. Sinema salonları açıldı. Ülkede ilk kez bir opera sahne aldı. Buna benzer birçok uygulama, söz konusu kültürün kaynaklarından biri olan ve Suudi rejiminin resmi mezhebi sayılan Vehhabiliğin, Bin Selman’ın yakın gelecekteki muhtemel krallığında nasıl bir akıbetle karşılaşacağı sorusunu gündemin önemli bir mevzusu haline getirdi.

Bin Selman’ın yaptıklarını, konuştuklarını, dostluklarını, seyahat ve temaslarını dikkatle izleyenler ve Suud rejiminin yüzyıllık sosyal ve siyasi tarihini iyi bilenler, prensin Vehhabilikle ilişkisinin dedesi, babası ve amcaları gibi olmadığı sonucuna rahatlıkla varacaklardır. Ülke nüfusunun üçte ikisini oluşturan 35 yaş altı kuşağa mensup biri olarak Bin Selman, görünen o ki kendi neslinin kahir ekseriyeti gibi, kısıtlayıcı dini baskılardan azade bir sosyal hayatı arzu etmektedir. Eğitim ve gelir seviyesi yükselen, ayrıca (bedevilikten şehirliliğe hızla geçmenin şokunu henüz atlatamamış babalarının hallerinin çok ötesinde) fütursuzca modernleşen gençler için Vehhabilik, mensubu olmaktan gurur duydukları İslam’ın bir yorumu olmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.

“Ilımlı İslam” Vehhabilikten vazgeçmek değildir
Ancak Suudi devleti için durum nedir? Vehhabilik kolayca kenara atılabilecek türden sıradan bir inanç, kanaat veya ideoloji midir? 11 Eylül’ün sorumlusu olarak damgalanan Vehhabilik, yahut daha kapsayıcı ve popüler ismiyle Selefilik, Suudiler için uluslararası sahada hiç kuşkusuz tahammülü zor bir yük oluşturmuştu. Bin Selman’ın vizyonunda yer aldığı şekliyle, petrole bağımlı olmayan bir gelişim stratejisi sayesinde Ortadoğu’nun liderliğine yükselecek güçlü, zengin ve modern Suudi Arabistan’ın gerçekleşmesi, dünya egemenlerinin ve büyük sermaye sahiplerinin desteğine bağlı. Veliaht prensin bundan sonra “ılımlı İslam”ı takip edeceklerini açıklaması da bu desteklerle ilişkili. 1744’teki “İbn Abdülvehhab-İbn Suud ittifakı” ile ortaya çıkmış ve devletler yıkıp devletler kurmuş 250 yıllık bir rejimin, bir prens veya kralın arzu ya da ihtirasları doğrultusunda kurucu ideolojisini “ılımlı İslam” adı altında bir çırpıda harcaması mümkün değil. Bu sebeple, Bin Selman’ın sözü edilen “liberal” icraatları ve geleceğe dair planları, “Vehhabiliğin ılımlılaşması”nın ötesinde bir mana ifade ediyor.

Fakat şu da kaçınılmaz bir gerçek ki Bin Selman’ın muhtemel liderliği sürecinde “Vehhabiliğin Suudi Arabistan’a maliyeti” mutlaka muhasebe masasına yatırılacaktır. Hatta diyebiliriz ki bunun hesabı şimdiden başlamıştır. Maliyet muhasebesinin basit kuralı üzerinden konuşacak olursak, burada hesabı yapılan konu, Vehhabilik namına Suudi rejiminin yüklendiği maddi-manevi fedakârlığın, bugün ve gelecekte Vehhabilikten beklediği faydaya oranıdır. Maliyet hesabının en önemli amacı, rekabet üstünlüğü sağlamak adına, rakip faaliyetlerden daha fazla bir değeri daha az maliyetle üretmenin hesabını yapmaktır. Bu noktada bu muhasebenin tahakkuku için herhalde cevaplanması zaruri birkaç mühim soru bulunmaktadır.

Evvela Suudi müesses nizamı Vehhabiliği kademeli de olsa rejimden ıskat edecek bir siyasi projeye hazır mıdır? Vehhabiliğin İslam dünyasında marjinal de olsa bir “farklılığı” temsil ettiği ve Suudi Arabistan’ın bu “özgünlüğünü” geliştirmek suretiyle uluslararası arenada son yarım asırdır siyasi ve kültürel artı değerler ürettiği aşikardır. Bir devletin yumuşak gücüne tekabül eden bu artı değeri sonraki sualin konusu yaparak, Vehhabiliğin iç siyasetteki kurucu, yürütücü ve disipline edici etkisini öncelikle ele almamız uygun olur. Vehhabiliğin ideolojik desteği olmadan Suudi mutlakıyet sisteminin idamesi pek mümkün görünmemektedir. Suudi rejimini sembolize eden meşhur amblemdeki çapraz kılıçlar (Suudi emirler ile Vehhabi alimler), üstte yer alan hurma ağacını (mülk, mutlak rejim, vatan) muhafaza etmektedir. Kılıçlardan birinin düşmesi, mülkün elden gitmesidir. Konuyu şu soruyla geliştirelim: Suudiler açısından Vehhabilik yerine ikame edilecek bir ideoloji mevcut mudur? Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe’nin “10 yıl sonra Körfez’de istikrarlı ve kalkınmış laik yönetimler görmek istediğini” dile getirmesi, Körfez’in küçük emirlikleri açısından belki anlamlı olabilir. Ancak bu laiklik temennisinin Suudi ülkesi açısından bir karşılığı yoktur. Rejimin daimi dostları olan dünya egemenleri bu temenniye iştirak etmiş olsalar bile, mevcut sınırları içinde bir bütün halinde kalmış ve görece istikrarlı bir Suudi Arabistan’ı bölgede görmek istiyorlarsa bu heveslerini dizginlemek durumundadırlar.

Vehhabilik Suudi iç düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır
İslami İşler Davet ve İrşad Bakanlığı’nın başında İbn Abdülvehhab torunlarından Dr. Abdüllatif Âlü’ş-Şeyh bulunuyor. Prens Bin Selman’ın hızlı destekçilerinden Dr. Abdüllatif’i yakın zamanda yaptığı açıklamalarla da hatırlıyoruz. Ona göre “ayak takımı sefil Araplar”, “sömürgeci” diye nitelediği Türkiye’ye vatanlarını peşkeş çekmekte, kendilerini eskiden olduğu gibi köleleştirecek Türklere ülkelerinde askeri üs açma müsaadesi vermektedirler. Yapıldığı makam itibarıyla bu siyasi açıklamanın dini-ideolojik bir değeri vardır ve bu yüzden Arap-İslam dünyasında önemli sayılacak bir tesir alanına sahiptir. Benzer konulardaki benzer beyanların Vehhabi müesses nizamının en üst kurumu olan Yüksek Âlimler Heyeti ve âzâları tarafından da sıklıkla yapıldığını görüyoruz. Bu âlimler konseyinin bünyesine, ülkede mevcut olan Hanefi, Şafii ve Şii ulema da dahil edilmedikçe, İslam tasavvufunun tarihi merkezlerinden Hicaz’da tarikat faaliyetlerine yeniden izin verilmedikçe, doğu bölgesindeki Şiilere (en azından mezhebi pratiklerde) serbestiyet getirilmedikçe, Haremeyn’e diğer mezheplerden de imamlar tayin edilmedikçe, Şeriat fakültelerindeki Selefilik odaklı müfredat değiştirilmedikçe, Vehhabi icranın sokaktaki kalbi Mutavva teşkilatı tamamen lağvedilmedikçe, dini matbuat ve medyada mezhebî çoğulculuk hakim eğilim haline gelmedikçe Suudi Arabistan’ın Vehhabiliği bıraktığını söyleyemeyiz. Tüm bunlar dâhili sosyal disiplinin olmazsa olmazlarıdır. Her şeyden önemlisi, Vehhabiliği bırakmak suretiyle devletin kendi demokratik kurumlarını tesis etmesi ve anayasal bir hukuk devleti haline gelmesi beklenir. Bu hususta henüz atılmış küçük bir adım dahi bulunmuyor. Disney World’dan 2,5 kat daha büyük olacak Qiddiyye eğlence kentinin temeli atıldığında veya Suudi Moda Haftası’nda mankenler podyumda boy gösterdiğinde değil de bahsettiğimiz bu ciddi açılımlara yol verildiğinde Vehhabiliğin Suudi ülkesini terk edip etmediğini tartışmaya başlamamız gerekir.

Vehhabilik Suudi dış politikasının vazgeçilmez bir aygıtıdır
Maliyet analizinde ikinci hayati sorumuz, Suud’un Müslüman dünyada Vehhabilik kadar işlevsel bir başka yumuşak güç aparatına sahip olup olmadığıdır. 1961’de kurulan uluslararası nitelikteki Medine İslam Üniversitesi, Mekke ve Riyad’daki şeriat fakültelerine ilave olarak, elli seneyi aşkın süredir, dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilere gayet zengin burs imkânlarıyla eğitim-öğretim fırsatı sunuyor. Mezunlarının büyük kısmı, kendi ülkelerinde “Selefi davet”in gönüllüleri olarak hizmet veriyorlar. 1962’de kurulan Rabıtatü’l-Alemi’l-İslami ise Kral Faysal ile başlayan ilk çıkışındaki İslamcı-ümmetçi gaye ve hedeflerini 1990’lı yıllarla birlikte tedricen terk etti, tümüyle Suudi kültürü ve Selefi yayılmacılığının bir aracı haline geldi. Özellikle Sovyet sisteminin çökmesiyle birlikte Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar’da kendini belirgin şekilde gösteren Suudi kültürel ve siyasi varlığında Rabıta’nın katkıları yadsınamaz. Yine Müslümanların azınlık olarak yaşamakta olduğu Doğu ve Batı’nın büyük metropollerinde inşa edilen camiler ve okullar vasıtasıyla Selefi anlayışın yaygınlaştırıldığı da çok bilinen bir gerçek. Rabıta başkanı Muhammed b. el-İsa’nın son zamanlarda (başta Vatikan olmak üzere) içinde bulunduğu dinler arası diyalog faaliyetleri de tamamen konjonktürel. Rabıta’nın ve benzer nitelikli devlet fonlu Selefi vakıfların asıl işleri bellidir.

1979’daki “İslam Devrimi”yle başlayan süreçte, İran’ın Müslüman coğrafyada aynı türden, fakat Şiilik üzerinden kültürel ve mezhebi yayılmacılığı desteklemesi, aksi yönde Suudi faaliyetlerine de meşruiyet kazandırmıştı. İran bu faaliyetlerini bugün de daha agresif şekilde sürdürüyor. Bir üçüncü unsur olarak Türkiye’nin, bilhassa son on yıldır kendi kültür kurumları vasıtasıyla dünya üzerinde boy göstermesi ve Diyanet’in geniş kapsamlı faaliyetleri, ciddi bir rekabet ortamının oluşmasına yol açtı. İslam âleminin ortalama dini-kültürel ekseni, Türkiye’nin temsil ettiği Sünni ve mutedil anlayışla büyük ölçüde uyumlu. Bu şartlarda uluslararası alanlarda rekabet etmenin yolu bir farklılık yaratılmasına bağlı ve tıpkı Şiilikte olduğu gibi, Vehhabilik/Selefilik de kendine mahsus teoloji ve pratiğiyle Sünniler arasında belli bir “müşteri” kesimi için cazibe odağı haline gelebiliyor. Bu odağın, Körfez’in sermaye desteğiyle hayli kuvvetli bir çekim alanına sahip olduğu da ortada. Bu nedenlerle, bir Suudi yumuşak güç aygıtı olarak Vehhabiliğin, söz konusu rekabet ortamını terk edip gidebileceğine ihtimal vermiyoruz.

Konumuz bağlamındaki diğer soru, Suud’un Vehhabiliği -farzı muhal- terkiyle desteksiz şekilde ortada kalan dünya üzerindeki yüzlerce Selefi oluşumun, yeni destek arayışlarının hangi yöne döneceğidir. 2000’li yıllarda, Özellikle 11 Eylül sonrasında, Suudiler’le irtibatlı Selefi oluşumlarda bazen “sahve” bazen de “cihadiyye” adlarıyla farklı tonlarda İslamcı temayüllerin kendilerini gösterdiği biliniyor. Bu tercihler çoğu yerde ciddi ideolojik ve örgütsel çalkalanmalara neden olmuş, bu durum Suudi çıkarlarını olumsuz şekilde etkilemişti. Böyle bir boşluğun oluşması, ne Suudilerin ne de stratejik ortaklarının arzu edeceği bir şey. Bin Selman’ın “Amerika istediği için” soğuk savaş döneminde Vehhabiliği teşvik ettikleri mealindeki itirafı, Vehhabiliğin uluslararası sahadaki sahibinin tek olmadığını zaten bizlere ima ediyor.

Suudi Selefiliğinin alternatifleri rejim için tehdit arz etmektedir
Başından itibaren rejimin bir parçası olması itibarıyla Vehhabilik, İslam âleminde maruf olan Selefiliğin Suudi versiyonu olarak anlaşılmıştır. Fakat diğer Müslüman ülkeler bir tarafa, sadece Suudi Arabistan için konuşacak olursak, mevcut Selefiliğin rejim muhalifi versiyonları, Vehhabiliğin kayıplara karışması neticesindeki muhtemel boşluğu ağırlıklarıyla doldurmaya namzettirler. Söz konusu alternatiflerden ilki, şimdiye kadar Suudi vatandaşlarından epey ilgi ve destek görmüş Cihadi akımdır. El-Kaide’den DEAŞ’a uzanan bir tayfta, yurtiçi ve dışında bu akımın geniş sayılacak bir sempatizan kitlesi halen mevcuttur ve bunlar rejimin en büyük güvenlik sorunlarından biridir.

İkinci alternatif ise Selefiliğin İslamcı hedefler içinde kendine özgü sunumudur ki genellikle Sahve (uyanış) ismiyle anılmaktadır. İhvan-ı Müslimin’in ideolojik çizgisine çok yakın olmakla birlikte, Suudi devletinin birlik ve bütünlüğünü küresel ve yerel “İslami davet” çalışmaları için lüzumlu gören ve şimdiye kadar rejimin bazı palyatif “İslami” iyileştirmelerine razı olmuş bu kesim, İslam aleminde çok popüler olan Selman el-Avde benzeri ünlü şahsiyetleri de içinde barındırmaktadır. Cihadi devrim düşüncesine ve tekfirci eğilimlere uzak olması, bu kesimi devletin elinden kurtaramamış, bilhassa Bin Selman sonrasındaki Katar krizinde devlet politikasına şevkle destek sunmaması nedeniyle geçen yıl Eylül ayından itibaren geniş tutuklama ve takibatlara maruz kalmıştır. İhvan’ın Körfez’de terör örgütü ilan edilmesiyle birlikte, Sahve çevresinin tam anlamıyla muhalif bir kampa dönüşmesi kaçınılmazdır.

Üçüncü eğilim olarak, dini hassasiyetleri kuvvetli olmakla birlikte, siyaseten demokrasi yanlısı, çoğulculuğu özümsemiş ve yer yer çağdaş liberal değerleri savunmalarıyla tanınan bir kesime işaret edebiliriz. Mezhebi kimliğini öne çıkarmayan, görece revizyonist karakteriyle Cihadiyye ve Sahve ile uyuşamayan bu çevre, Abdülaziz el-Kasım, Hasan b. Ferhan el-Maliki gibi tanınmış isimlerle birlikte anılmaktadır. Belki bunlar Bin Selman’ın malum icraatlarından çok rahatsız olmayabilirler, fakat siyasi özgürlüklerin gitgide kısıtlanması, ABD ve İsrail ile olan can sıkıcı ilişkiler ve BAE ile kurulan “yakışıksız” ittifak, diğerleri gibi bu kesimi de rejim karşısında mevzi almaya sürüklemektedir.

Geniş kraliyet ailesi, bu aileyle tarihi ittifakları ve çıkar ilişkileri bulunan kabile-aşiret unsurları ve hanedan içinden ve dışından devlet sübvansiyonlarıyla büyümüş “eski tip” milyarder işadamları, Suud rejiminin payandaları olarak zikredilir, dördüncü unsur olarak bunlara Vehhabi âlimler sınıfı eklenir. Muhammed bin Selman alışılmışın dışında, yeni nesil “iş bitirici” bürokrat kadrosuyla ve kendisinin hayallerini paylaşacak (ama devletten nemalanmaktan ziyade Batılı büyük sermayenin ortaklığından kazanacak) yeni tür işadamı sınıfıyla, bu yapının desteklerini çeşitlendirmek istiyor. Bu gerçekleştiğinde, ulema üzerindeki yük doğal olarak azalıp hafifleyecektir. Fakat konumuz olan mezhebî sütun hâlâ hayatidir. Suudi Arabistan’ın Vehhabiliği bırakıp bırakmayacağı hakkında “bekleyip göreceğiz”den öte bir tespitte bulunmak gerekirse, yapılacak bir hesap analizinde Vehhabilik için yakın ve orta vadede henüz “faydası tükenmemiş” bir maliyet göründüğü için, mevcut statükonun bir takım revizyonlar eşliğinde sürdürüleceği neticesini öngörüyoruz.

[Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyesidir]