Yalanlar, kuyruklu yalanlar ve istatistikler

Tarih : 13 Mart 2018, Salı 09:21 Son Güncelleme : 13 Mart 2018, Salı 09:21
Yalanlar, kuyruklu yalanlar ve istatistikler

Son günlerde gerek konvansiyonel gerekse sosyal medyada dikkat çeken bir istatistik yağmuru var. Ancak yaşadığımız ülkeyle istatistiklerin resmettiği ülke arasında dağlar değil, çağlar kadar fark var.

Kaynak : Siyaset Alemi Editör : Siyaset Alemi

Son günlerde gerek konvansiyonel gerekse sosyal medyada dikkat çeken bir istatistik yağmuru var. Hemen her konuda, birbirinden bağımsız birçok kurum ve kuruluşun yayımladığı istatistik sonuçları, son sürat Türk kamuoyunun gündemine taşınıyor ve haklı olarak da onu meşgul ediyor. 

Sayılara baktığımızda, meşgul etmemesi de imkansız görünüyor.

Mesela bu istatistiklerden birine göre, elektrik arz kalitesi sıralamasında Türkiye ancak 88. olabiliyor; hem de seksenlerden bu yana durmaksızın devam eden elektrifikasyon hamlelerine rağmen. Daha üst sıralara bakıldığında, bir elektrik ağına sahip olup olmadığı bile ancak bir soruşturmayla açığa çıkarılabilecek ülkeler görülüyor. Yetenek cezbetme kapasitesinde Türkiye’ye layık görülen sıralama ise 103; hem de Türkiye’nin büyük şehirleri, bırakalım doğudan gelenleri, birçok batılı uzman için bile cazip birer dünya şehriyken.

Ya da Türkiye ilkokul eğitimi sıralamasında ancak 105. basamağa yerleşebiliyor. Türkiye’yi bu alanda sollayanlar arasında batı-merkezli isimlendirmeyle neredeyse tüm “üçüncü dünya” ülkeleri ve adı ancak şakalarla anılan bazı “devlet”ler dahi var. Türkiye matematik ve fen eğitim kalitesinde de, ilkokul eğitimindeki sırasına mutabık bir şekilde 104. sıraya gelebilmiş; yine ikna edici kanıtlar sunulmadan matematik ya da fen eğitimi verildiğine emin olunamayacak ülkelerin ardından. Fakat nasıl oluyorsa Türkiye eğitim kalitesi sıralamasında birkaç basamak atlayarak 99. sıraya yükselmiş. Onu geride bırakan ülkeler arasında, bırakalım eğitiminin kalitesinden söz etmeyi, savaş koşulları ya da kaynak yetersizliği nedeniyle asgari sayıda okul binasına dahi sahip olamayan ülkeler hemen göze çarpıyor.

Kadınların durumunun en iyi olduğu ülkeleri sıralayan bir başka araştırmada Türkiye yine ancak 105. olabilmiş. Onu geçen ülkelere baktığımızda ise kadınların doğal haklarının dahi henüz resmen tanınmadığı ülkelere rastlıyoruz. Cinsiyetler arası eşitlik sıralamasında Türkiye ancak 138. olabilmiş. Türkiye’yi geride bırakanlar arasında kadın sünnetinin yoğun olarak uygulandığı ülkeler dahi rahatlıkla görülebiliyor.

“Rakamlar yalan söylemez”

İstatistiklerin kaynaklarına baktığımızda bunların muteber uluslararası kuruluşlar ya da şirketler olduğu görülüyor; tıpkı yayıncıları gibi. Rakamlar da yalan söylemeyeceğine göre, ortada garip bir durum var: Yaşadığımız ülkeyle istatistiklerin resmettiği ülke arasında dağlar değil, çağlar kadar fark var. Genelleyerek söylersek, bu istatistikler ancak Birinci Cihan Harbi’nden ve ardından İstiklal Harbi’nden çıkmış genç ama yorgun ve tükenmiş bir ülkeye ait olabilirdi; günümüzün gelişmiş ve müreffeh Türkiyesine asla!

Yukarıda bahse konu edilen ve anmaya gerek duymadığımız hemen bütün istatistiklerde göze çarpan bir ayrıntı dikkatimizi çekiyor: Konu ne olursa olsun, her olumsuz istatistikte, yüzlerce ülke arasından sadece beş, on ülke dahi özet olarak gösterildiğinde, Türkiye’ye mutlaka yer veriliyor. Olumlularda ise Türkiye adına pek rastlanmıyor.

Araştırmacılara ya da yayıncılarına bu sonuçların gerçekle örtüşmediğini söylemeye kalktığımızda, kuvvetle muhtemeldir ki bizi, araştırmalarının bilimsel ve nesnel olduğuna, filanca metotları uyguladıklarına, falanca örneklem grubunu baz aldıklarına, feşmekân verileri yorumladıklarına ikna edecek kanıtlar sıralayacaklardır. Ama sonuç değişmiyor: Bu rakamlardaki Türkiye ile gerçek Türkiye arasında, hiçbir izahla kapanamayacak büyüklükte bir fark var.
O halde sözünün devamına bakalım: “Rakamlar yalan söylemez fakat yalancılar rakam söyler!”

İstatistik ve gerçeklik

İstatistik nesnel dayanaklara ve metotlara sahip bir disiplin olsa da, onun nasıl sunulduğu ve kullanıldığıyla ilgili tartışmalar hiç eksik olmadı. Onun bilimle ilişkisini, şimdilerde kime ait olduğunu hatırlamadığımız anonim bir deyiş şöyle tarif ediyor: “Bilim için istatistik, bir sarhoş için sokak lambası gibidir; aydınlatmada değil dayanıp destek almada kullanılır.”

Ele alınan, irdelenen örnekler ve başvurulan kavramsal çerçeve bugün için güncelliğini yitirmiş olsa da 1954’te yayımlanan How to Lie with Statistics (İstatistik ile Nasıl Yalan Söylenir) adlı kitabın, üstünden geçen 50 yıldan uzun zamana rağmen, istatistiğe dair yazılan diğer bütün metinlerden daha fazla rağbet görmüş olması, bu "bilim" dalının yalana alet edilebileceğine dair kuşkuların başından beri hissedildiğini gösteriyor. Bütünüyle ekonomik parametreler ve rakamsal dökümler çerçevesinde derlenen verilerin dahi belirli bir amaç doğrultusunda kurgulanabildiği bir vaka iken, sosyal doku, toplumsal gelişim ve kalkınma gibi, çok-boyutlu ve çok-odaklı yaklaşımları elzem kılan olguların birer istatistik veriye dönüştüğünde ne denli tanınmaz hale geldiği, gelebildiği ortadadır.
Dahası teknik ve metodik kusurlarla malul bu ‘bilimsel’ veriler, özellikle sosyal medya mecralarında alet edildikleri manipülasyonlar ve algı biçimlendirme faaaliyetleri ile yine yazarın ifadesine atıfla "rakamlardaki terör" halini almaktadır.

İstatistiğe giriş derslerinde hocaların alıntılamayı pek sevdiği Winston Churchill’in bakışı ise çok daha manidar: “Ben sadece kendim tarafından üzerinde oynanmış istatistiklere inanırım.” Yine bir İngiliz devlet adamına kulak vererek bu bahsi en sert eleştiriyle kapatalım: “Üç çeşit yalan vardır” diyor, Benjamin Disraeli, “basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik”.

Yalanlar

Türkiye’ye dair Batı medyasında terennüm edilen yalanlar hiç eksik olmadı. Garip olan bu yalanlar arasındaki mutabakattı. Bir dönem Türkiye algısına şekil veren “Geceyarısı Ekpresi”ydi. Türkiye darbe dönemlerinde dahi o anlatıya mutabık bir ülke olmamıştı.

Batı medyasının beslediği ortalama insana baktığımızda çizilen Türkiye resmi ise çöllerde develerle gezilen bir Afrika ya da Ortadoğu ülkesine aitti. Yurtdışına çıkan Türklere sorulan ilk sorular “Babanın kaç karısı var?”, “Krallıkla yönetiliyorsunuz, değil mi?, “Neden bu eğitimi alıyorsun ki sizin ülkenizde güzel sanatlar mı var?”, “Ailen kız başına buralara gelmene nasıl izin verdi; kaçtın mı yoksa?” gibi ahmakça oryantalist sorulardı.

Kitleler konvansiyonel medya dışında da bilgi kaynaklarına ulaştıkça ve Türkiye batılı turist için güvenli ve cazip bir hedef olarak temayüz ettikçe, bu algının en azından en ahmakça olanları kayboldu. Yalanların yerini kuyrukluları aldı.

Kuyruklu yalanlar

Yalanların bir kronolojisini vermeye yerimiz de zamanımız da yetmez. O yüzden güncel olanlarını anmakla yetinelim. Bunlar içinde epey meşhur olanı ve uzunca bir müddettir sürdürüleni, Türkiye’nin terörle mücadelesini “Kürtlere karşı savaş” olarak sunan çarpıtma. Neredeyse kırk yıllık maziye sahip olan bu yalan, Türkiye’nin Afrin’deki terörist oluşumu bertaraf etmeyi amaçlayan Zeytin Dalı harekatını başlatmasıyla yeniden güncellik kazandı. Tamamı terör örgütünün ve destekçilerinin ürettiği yalan haberlere dayalı bu dezenformasyon kampanyası, bir bütün olarak Batı medyasında sürüyor.

“Batı Basınında Zeytin Dalı Harekatı” başlıklı değerlendirmesinde Metin Erol, SETA Batı Basını Veritabanı uygulaması ile 20 Ocak-13 Şubat 2018 tarihleri arasında Batı basınında online yayın yapan popüler 18 haber mecrası üzerinden taranan 910 haberin yüzde 20’sinin harekatı destekler nitelikte olduğunu, yüzde 80’inin ise harekatın karşısında pozisyon alan bir içerikle servis edildiğini bildiriyor. Harekatı destekler nitelikteki haberlerin ise Türk siyasetçilerin harekatla ilgili açıklamalarından, şehit haberlerinden, Reyhanlı ve Kilis’e düzenlenen roket saldırılarından ibaret olduğunu söylüyor. Harekatın karşısındaki haberlerin ise ABD’nin ve Avrupa’nın harekata karşı olumsuz tavırlarını, siyasi ilişkilerin gerginleşmesini, yurt içinden sivil toplum örgütlerinin tepkilerini konu edindiğini ifade ediyor. Fakat batı basınının dezenformasyonunun asıl içeriğini operasyondan etkilenen sivillerin olduğuna dönük iddialar oluşturuyor. Erol, operasyona dair Batı basınında çıkan haberlerin yüzde 11’inde sivil halkın harekattan etkilendiğinin öne sürüldüğünü tespit ediyor.

Batı medyasında geçen yıllarda en çok yer bulan kuyruklu yalan ise Türkiye’nin DEAŞ terör örgütüyle ilişkisi olduğuna dair tezvirattı. Farklı mahreçlerle, fakat her zaman FETÖ ve PKK müzahiri çevreler kaynak alınarak üretilen bu yalanlar, batı medyası tarafından ballandıra ballandıra yayılıyordu. Aslında lokal terör örgütü çevrelerinin dillendirdiği bu yalanların asıl prodüktörleri globaldi. Türkiye’nin müttefiklerine ait üniversitelerin araştırma merkezlerinde “emekli” diplomatları tarafından üretilen bu tezvirat, lokal ağızlara bırakılıyordu.

Ve istatistikler

Başta Anadolu Ajansı olmak üzere Türkiye medyası bu yalanları anbean açığa çıkardıkça, dezenformasyonla vazifeli odakların işlerini daha “ince” yöntemlerle görmeye devam ettikleri anlaşılıyor. Sonuç olarak diyebiliriz ki Türkiye’nin istatistiklerle olduğundan katbekat olumsuz halde tasvir edilmesine yönelik bu “istatistik kumpanyası”, Türk toplumunun özgüvenini yıkmayı, toplumsal psikolojiyi yıpratmayı amaçlamaktadır. Fakat asıl üzücü olan, hâlâ bu tezviratı “yutmaya” hazır genişçe bir “yerli” okur-yazar kitlenin var olması.